Bir küresel çöküş hikayesi: İlk Tunç Çağı’nın sonu ve büyük kuraklık

Doç. Dr. Sinan Ünlüsoy*

Günümüzden 5 bin yıl önce veya daha kesin bir dille konuşmak gerekirse MÖ 3200’de, o zamana kadar gelmiş geçmiş tüm yeniliklerin öncüsü Mezopotamya topraklarında yeni bir devrin başlangıcını müjdeleyen bazı değişimler gerçekleşir. Arkeologların bu yıllarda yeni yeni kullanılmaya başlanan, alet ve silah yapımında en çok aranan maddesinden yola çıkarak “Tunç Çağı” adını verdikleri bu dönem MÖ 3000-1200 yıllarını kapsar. Fakat biz bu yazımızda dönemin “İlk Tunç Çağı” olarak adlandırılan başlangıç evresini ve MÖ 2200 yılına doğru yaşanan büyük bir kuraklık ile sona eren bin yıllık süreyi konu edineceğiz. Peki, İlk Tunç Çağı’na damga vuran değişimler neler ve yaşanan kuraklık dönemi bunları nasıl etkiledi?

İlk Tunç Çağı’nın başlangıcı Mezopotamya, Mısır ve Hindistan gibi Doğu’nun kadim coğrafyalarında aynı anda ortaya çıkmaya başlayan devlet örgütlenmeleri, yazının ortaya çıkışı, çok sınıflı toplum yapısı ve kentleşme ile kendisini gösterir. Söz konusu bölgelerin ortak özelliği Fırat, Dicle, Nil ve İndus gibi geçtikleri geniş ovaları taşkınlarla sulama özelliğine sahip nehirlerin varlığıdır. Bu nehirler taşkın dönemlerinde bıraktıkları mineral ve organik yönden zengin alüvyonlar sayesinde yüksek verimli ova tarımına uygun doğal ortamlar yarattı. İlk Tunç Çağı’nın hemen öncesinde, MÖ 4’üncü binyıldan itibaren toprağın sabanla işlenmeye başlanması, sulama kanallarının yaygınlaşması gibi yenilikler tarımsal verimliliği giderek artırdı. İnsan artık ihtiyacı olanından fazlasını üretebiliyordu. Kan bağına dayanan aşiret tipi örgütlenme tarzı yavaş yavaş üretim fazlası artı değer çeşitli yöntemlerle ele geçiren ve bunu kendi çıkarları için kullanmaya başlayan belirli bir azınlığın egemen olduğu, adına devlet diyeceğimiz sömürüye dayanan bir politik örgütlenmeye evrilmeye başlamıştı. Bu sistemde yöneticiler üretim fazlasını elde ediyor, depoluyor ve üretenlere ancak gereksinimleri kadarını geri veriyordu. Söz konusu yöneticiler edindikleri bu politik ayrıcalığı, düzenli ordular kurarak bir yandan zorbalıkla diğer yandan da anıtsal, dini ve kamusal yapılar inşa edip hayranlık uyandırarak korumayı başarıyorlardı. Gelişen tarım üretimi daha fazla insanı besleyebilecek kapasiteye ulaştığından nüfus artışı da tetiklenmişti. Artan nüfus yüzünden yerleşimler büyüyor, kentleşiyordu.

UZMAN SINIFLARIN ORTAYA ÇIKIŞI

Tabii erken devlet tipi örgütlenme tarzının doğuşunu ve kentleşmeyi sadece tarımsal üretimle açıklamak doğru olmaz. Yine İlk Tunç Çağı’nın başında gerçekleşen bir dizi teknolojik gelişme yeni yeni oluşmaya başlayan kentlerde uzman sınıfların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla toplumun daha karmaşık bir yapıya bürünmesine yol açmıştı. Hali hazırda MÖ 4’üncü binyılda özellikle silah ve alet yapımı için yoğunlaşan bakır üretimi ve işlenmesi tarım dışı uzmanların ortaya çıkmasına neden olmuştu: Uzman madenciler ve zanaatkarlar.

Bakır ile kalay madenlerinin alaşımı bir metal olan tunç bu dönemde keşfedildi. Bakırdan hem daha sağlam hem de daha keskin olan tunç özellikle düzenli ordularını oluşturan ve bölgelerini savaş yoluyla genişletmeye çalışan yöneticilerin yoğun bir şekilde talep ettiği bir ürün olmaya başladı. Bakır önceleri ham olarak elde ediliyor ve şekillendiriliyordu. Bakırı ergitip kalıplara dökerek istenilen şekli verebilmenin keşfedilmesi ve bu yolla da diğer madenlerle alaşımının yapılması metal aletlerin üretiminde bir çığır açtı. Artık bir yandan çok sayıda seri bir şekilde metal üretimi gerçekleştirilirken diğer yandan da üretimde çeşitlilik çoğalıyordu. Tunçtan yapılma kazma ve orakların yanı sıra örs, çekiç, makas, törpü ve eğe gibi aletler de üretilmeye başlanmıştı. Alet üretimi oldukça karmaşık bir hal almıştı. Bu durum birçok alanda uzmanlık gerektiriyor ve diğer zanaat tekniklerinin de ortaya çıkmasına yol açıyordu. Buna bağlı olarak Mezopotamya’da seri bir şekilde çanak çömlek üretimini mümkün kılan çömlekçi çarkı keşfedildi ve kısa süre içerisinde tüm komşu bölgelere yayıldı. Kısacası madenci ve metal ustalarına, dülgerler, çömlekçiler, dokumacılar gibi farklı uzman meslek grupları eklendi.

Özellikle metal üretimindeki çeşitlilik ve uzmanlaşma toplumun giderek daha karmaşık bir yapı almasını, yazının, bürokrasinin ve merkezi bir şekilde organize edilen bölgelerarası ticaret ilişkilerinin de gelişmesine yol açtı. Mezopotamya ve Mısır gibi merkezler bu yeni üretim tarzının gerekli kıldığı hammadde kaynaklarından hem yoksun hem de uzak bir konumdaydılar. Giderek artan kentli nüfusun, zanaatkarların ve saray yöneticilerinin en çok ihtiyaç duyduğu hammaddeler arasında tunç yapımı için gerekli olan bakır ve kalay bulunmaktaydı. Kıbrıs, Anadolu ve Umman toprakları bakır, altın ve gümüş açısından zenginken en yakın kalay kaynakları Afganistan ve Orta Asya’da bulunmaktaydı. Farklı bölgelerden sağlanan farklı kalitede hammaddelere olan gereksinim ticaretin ve değiş tokuş mekanizmasının niteliğini değiştirdi. Artık daha organize bir şekilde işleyen ticaret ilişkileri kar-zarar maliyeti ve malın kalitesine göre belirlenmeye başlanmıştı. Basit toplumlarda gördüğümüz keyfe dayalı değiş tokuş mekanizmalarının yerini malın değerinin ve fiyatının belirlendiği bir ticaret mekanizması almıştı. Bazı metaller ve özellikle gümüş, standart değişim değeri (piyasa değeri) ve sermaye niteliği kazanmıştı. Bu duruma yol açan etmen yalnızca yeni ortaya çıkan saray soylularının ihtiyaçları değildi. Zanaatkarlar harcadıkları emeğin bilincine varıyor, nitelik ve nicelik bakımından eşdeğer ürünlerle değiştirmek istiyorlardı. Bu dönemde Anadolu, Kıbrıs ve Kafkas kökenli bakır, Orta Asya’dan elde edilen kalay ve Mezopotamya dokumaları eski dünyanın en ücra köşelerine yayıldı. Böylelikle Mezopotamya ve Mısır gibi merkezler zamanın taşrası olarak nitelendirebileceğimiz Anadolu, Kıbrıs, Kafkaslar, Girit, Ege adaları gibi bölgelerle hem deniz hem kara yolu ile yoğun bir ticaret ilişkisi içerisine girdiler.

İlk Tunç Çağı döneminde önemli yerleşme ve bölgeleri gösteren harita
(Numrich et al. Fig. 12).

Çeşitli bölgelerden gelen hammaddelerin ve ürünlerin piyasa değerlerinin küresel anlamda belirlenmesi sayesinde benzer malların üretim ve tüketimi birbirlerinden çok farklı uzak coğrafyalara yayılmıştır. Bu durum kendisini en açık şekilde yönetici soylular arasında değiş tokuşu yapılan ve ticareti doruk noktasına ulaşan dönemin prestij nesnelerinin dağılımında gösterir. İlk Tunç Çağı’nın başlarında taşrada eşitlikçi bir toplum yapısı hakimken MÖ 2500’lerden itibaren durum değişir. Basit tek tip mimari düzene sahip küçük çaplı yerleşimler yerini etrafları güçlü surlarla çevrili merkezinde diğerlerinden çok daha büyük yapıların yer aldığı yerleşmelere bırakır.

Troya’da bulunan altın eserlerden
bazıları (Numrich et al. Fig. 1).

Bunlar Mezopotamya’dakiler gibi kentsel boyutlarda değildir. Fakat mimaride ve ele geçen arkeolojik buluntularda artık keskin bir toplumsal eşitsizliğin varlığı açıkça gözlemlenmektedir. Yerleşme içinde seçkin bir sınıfın daha büyük evlerde yaşadığı bir kale ve halkın geri kalanının yaşadığı aşağı yerleşmeler ortaya çıkar. Belli ki uluslararası ticaretin kontrolünü ele geçiren bazı kişiler bu sayede politik gücü elde ederek kendilerini toplum içerisinde daha ayrıcalıklı bir konuma getirmeye başarmışlardır.

Türkiye’de bu tür yerleşimlere en güzel örnek Troya’nın II. yapı katıdır. Burada yönetici sınıfa ait yapılarda çok sayıda altın, gümüş ve tunçtan yapılma Mezopotamya, Mısır, Kafkasya kökenli yüksek kaliteli prestij nesneleri ele geçmiştir. Hem stilistik hem de hammadde açısından neredeyse tıpatıp benzer nesneler Orta Anadolu’da bulunan Kültepe, Eskiyapar, Alaca Höyük, Horoztepe gibi Troya II dönemi ile çağdaş yerleşmelerde de bulunmuştur. Bu yerleşmelerin en önemli özelliği Anadolu’nun zengin bakır, gümüş ve altın kaynaklarına olan yakınlıklarıdır.

Poliochni’de bulunan altın eserlerden
birkaç örnek (Numrich et al. Fig. 2).

Çok yakın bir zamanda Alman ve Avusturyalı bilim insanları tarafından Troya ile Kuzey Ege’de yer alan Limni adasındaki Poliochni yerleşmesinde ele geçen altın eserler üzerinde izotop analizleri yapıldı. Görüldü ki bu eserler Mezopotamya’da bulunan Ur (Irak) ve Ebla (Suriye) yerleşmelerinden bilinen seçkin sınıflara ait mezarlarda açığa çıkarılan altın eserler ile tıpatıp aynı kaynaktan geliyor. Bunun da ötesinde eserlerin üretim teknolojisi üzerinde yapılan stilistik analizler bunların tek bir atölyede seri bir şekilde üretildiklerini gösteriyor. Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’da bulunan eserler üzerinde ileride yapılacak bazı analizlerin de benzer sonuçlar vereceği düşünülmekte.

KURAKLIK DÖNEMİ VE İLK TUNÇ ÇAĞI’NIN ÇÖKÜŞÜ

Tüm bu veriler İlk Tunç Çağı dünyasının ulaştığı küreselliğin boyutlarını göz önüne sermektedir. Fakat, MÖ 2500’lerde ortaya çıkmaya başlayan bu durum çok uzun sürmeyecek ve tam doruk noktasına ulaştığında yaklaşık MÖ 2200’de ani bir çöküşe uğrayacaktır. Tam da bu tarihte, Sümer kent devletlerini yıktıktan sonra savaş yolu ile yürüttükleri acımasız ve yayılmacı politika ile Mezopotamya’nın ilk imparatorluğunu kuran Akadlar büyük bir yıkıma uğrarlar. Neredeyse tüm Akad kentleri terk edilir. Mısır’daki o ünlü piramitleri inşa eden eski krallık hanedanlığının da akıbeti benzer olur. Eski Mısır kaynakları bu dönemde yağış azlığı nedeniyle Nil Nehri’nin suyunun azalmasından ve neticede meydana gelen korkunç boyutlarda bir kıtlıktan bahseder. Teknoloji, sanat ve mimari gibi alanlarda Mezopotamya ve Mısır’daki çağdaşlarından hiçbir şekilde geri kalmayan İndus Vadisi Harappa Uygarlığı da yine bu dönemde ani bir şekilde siyasi ve ekonomik bakımdan tamamen çöker. Söz konusu çöküş sadece merkezi uygarlıklarla kalmaz. Troya’da seçkinlerin yaşadığı kale yerleşimi çok büyük bir yangın sonucu tamamen yıkılır. Yangın öylesine ani, büyük ve etkilidir ki seçkinler yıllardır biriktirdikleri altın ve diğer değerli maddelerden yapılma hazinelerini yanlarına alamadan kenti terk ederler. Söz konusu hazineler binlerce yıl sonra Alman kaşif Schliemann tarafından Troya’nın yıkıntıları arasından çıkartılacak ve dünyanın çeşitli kentlerindeki müzelere dağılacaktır… Benzer yangın ve yıkımlar Troya ile çağdaş Anadolu, Kıbrıs ve Yunanistan’daki küçük çaplı yerleşmelerde gözlemlenmiştir. Buralara gelen tüm Mezopotamya, Mısır ve Orta Asya kökenli malların akışı birdenbire kesintiye uğrar. Troya’daki kalenin içinde yer alan seçkinlere ait anıtsal yapıların yerini oldukça hızlı ve özensiz bir şekilde inşa edilmiş küçük yapılar alır. Artık kale içinde az sayıda belli bir seçkin sınıf değil çok daha kötü koşullarda yaşayan kalabalık bir insan topluluğu bulunmaktadır!

Arkeologlar uzun yıllardır çok açık bir şekilde kendisini gösteren bu ani küresel çöküşün nedenleri üzerine kafa yormaktadır. Son 30 yıl içerisinde eski iklim ve çevre koşullarını anlamaya yönelik çok sayıda bilimsel araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalar neticesinde dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan mağara, göl, buzul ve deniz çökeltileri ile yaşlı ağaç halkalarından elde edilen veriler MÖ 2200’de yağışlarda kısa süreli fakat ani bir azalmanın yol açtığı kuraklık dönemine işaret eder. Kuraklık döneminin ise ne kadar sürdüğü tam olarak bilinmemektedir. Kısa süreden kasıt 3 ila 10 yıl arası olabilir ve her yerde aynı şiddette gerçekleşmemiştir. Yine de yaşanan bu kuraklık Mısır, Mezopotamya ve Hindistan gibi nehirlerden beslenen tarım ile büyük çaplı nüfuslarını beslemek zorunda olan uygarlıkları derinden sarsmıştır.

Peki, yaşanan bu kuraklık güçlü ordulara, silahlara, son derece etkin bir hiyerarşik yönetim sistemine, uzman zanaatkarlara ve organize bir küresel ticaret ağına sahip uygarlıkların çöküşünü açıklamada tek başına yeterli midir? Akad İmparatorluğu bu dönemde 30 bin kilometre karelik bir alana yayılan ve bu alan içerisinde ordularını son derece etkin bir şekilde mobilize edebilirken -hem de yüzyılı aşkın bir süre- son yılların moda tabiriyle “sürdürülebilir” bir sistem yaratabilmişken nasıl oldu da bu kadar kısa bir süre içerisinde aniden çöküverdi? Bu soruyu yanıtlayabilmemiz için biraz da sosyal bilimlerden yardım almamız gerekiyor.

Bu alanda yapılan uzun vadeli tarihsel analizler özellikle zorbalık, savaş, sömürü ve eşitsizliğe dayalı sistemlerin ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler aslında oldukça kırılgan bir yapıya sahip olduklarını gösterir. Gerek iklimsel gerek başka etmenler olsun kriz dönemlerinde özellikle merkezin taşraya, taşranın da merkeze orantısız bir şekilde bağlı olduğu durumlarda gerçekleşen en ufak bir aksaklık tüm sistemin çökmesine yol açar. Değişen iklim şartları, bölgesini genişletmek isteyen küçük çaplı zorba yerel bir yöneticinin hırsından kaynaklı yerel bir çatışma veya rekabete dayalı iç huzursuzluklar sistemin işleyişini aniden bozan derin yaralar açabilir. Bu, her koşulda büyük sorunlara neden olur. Nitekim İlk Tunç Çağı küresel dünyası da kısa süreli de olsa yaşanan kuraklık sonucunda çöküşe uğramıştır. Merkezin çökmesi taşrayı da etkilemiş burada bulunanlar artık ellerindeki kısıtlı mallarla ticaret yapmak yerine onlara sahip olmak amacıyla kitlesel göç hareketlerine yönelmiş olabilirler. Nitekim benzer bir çöküş hikâyesi yaklaşık bin yıl sonra MÖ 1200’de gerçekleşen kitlesel göç hareketleri neticesinde Son Tunç Çağı uygarlıklarının yok olmasına yol açacaktır. Bu dönemde Ege’de güçlü bir uygarlık kuran Mikenler, Anadolu’da Hititler ve Mısır Uygarlığı denizden ve karadan gelen muhtemelen açlıktan kendilerine yeni yerler bulmaya çalışan yığınlar altında ezilirler. Geç Tunç Çağı da aynı ilkinde olduğu gibi zorbaların, savaşların ve eşitsizliğin çağıdır. Günümüzde yaşanan ani iklim değişikliği de benzer göç dalgalarına ve çatışmalara neden olmaktadır. Yoksa tarih tekerrürden mi ibarettir.

*Yaşar Üniversitesi, Turizm Rehberliği Bölümü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx